
Şunu bilmeliyiz ki, eğer insanlar aykırı düşünceler üretip tartışmasaydı bugün uygarlık dediğimiz o sihirli evren oluşmayacaktı. Hatta insan zekâsının asırlar boyu devam eden ilerlemesi duracak, zekâyla ilgili kuşaklar ötesine devşirilen genetik transfer sekteye uğrayacaktı.
ÇoÄŸumuzun popüler kültür jargonuyla “marjinallik” olarak dillendirdiÄŸi aykırı düşünceye iliÅŸkin görüşlere birkaç ay önce yine bu köşede yer vermiÅŸtim. “Cesaret Portreleri” isimli eserinde Amerika’nın ünlü baÅŸkanlarından Kennedy’nin yaratıcı bir toplumun ancak aykırı düşünenler sayesinde kalkınabileceÄŸini söylediÄŸini aktarmış; savaÅŸ sonrası Amerikalı küçük giriÅŸimcileri biraz da bu sözlerin ateÅŸlediÄŸini yazmıştım.
Kabul etmek gerekir ki, her şey kapitalizmin gücü ve kültürüyle sınırlı değil. Her düşünceyi farklı pencereden gören insanlık, bugün yaşamakta olan 5 ayrı uygarlığa damgasını vurmuş durumda. Batı kültürü aykırı düşünceler üretebildiği için bugün liderlik koltuğunda!
Neden-sonuç ilişkilerini sorgulayan ve her sistemin felsefi boyutunu tartışmaya açarak uç noktalara ilerleyen insanlık, en heyecan verici icatlarını ancak bu sayede gerçekleştirebildi.
Türkler de aykırı
Peki, “buluşçuluk” geleneÄŸinden gelmeyen, hemen tüm yaÅŸamı bulunduÄŸu coÄŸrafya nedeniyle savaÅŸlarla sekteye uÄŸramış bir toplumun aykırı düşüncedeki yeri nedir?
Bunu bir çırpıda yanıtlamak zor! Ancak imkân yaratıldığında Türklerin de pekâlâ aykırı düşüncenin erdemini yakalayacak kıvraklığa sahip olduğunu söylemek mümkün.
Bu köşede işin akademik yönünü inceleyecek değilim. Amacım çarşı-pazar dünyasının geçmişine uzanarak birkaç basit örnek vermekle sınırlı olacak.
Kısacası dünyaya kapalı olduğumuz yıllarda bile aykırı düşüncelerle basit yenilikler üretebilmiş bir toplumun üyeleri olduğumuza sizleri inandırmak şu andaki gayretimin odak noktası.
Küçük işlerde aykırı düşüncenin erdemi
Hayatta olanlar bilir; yıllar öncesinin Ankara’sında Sıhhiye ile Kızılay Meydanı arasında bir yerlerde “Kareli” isimli bir restoran vardı.
Yalnız zamanın politikacıları değil, başkentin bürokratları, sanat insanları da genellikle orada toplanırdı. Her akşam içkili sofralarda katı sosyalizm üzerinden vatan kurtarılır, herkes açıktan söyleyemediği aykırılıkları dile getirirdi.
Mekân, her şeyin kare şeklinde olduğu bir yerdi. Restoranda tabaklar-çanaklar kare şeklindeydi. Mekâna asıl karakterini veren görüntü ise duvarların yekpare kare şeklinde ahşap plaklarla kaplanmış olmasıydı.
Masalar, resimler, aplikler dört köşeydi. Hatta sandalyeler bile düşey ve yatay karelerin bileşiminden oluşmuştu.
Yer döşemeleri kare, tavan kare, kapılar kare ve nihayet tuvaletler bile kare şeklindeydi. Aşçı kare şeklinde bone takar, garsonlar kareli gömleklerle servis yapardı. Her şeyin kareli olması belki de o mekâna yalnız geometrik anlamda değil, felsefi manada da bir anlam yüklerdi.
Servis edilen köfteler başta olmak üzere, ekmek dahil tüm mutfak mamulatı da kare şeklindeydi. Kaşık ve çatallar da bu modanın etkisiyle sapları aynı kalmış, uçları kare formuna dönüşmüştü.
Türk işi fast food
Beni girişim dünyasında etkileyen bir başka aykırı düşünce örneği ise yine yıllar önce bir arkadaşımın oldukça ilginç bir projesiyle ilgilidir.
Yüksek mühendis olan dostumun en büyük hayali o tarihlerde İstanbul’da pek meÅŸhur olan fast food kültürünün yerli temsilcisi “Kristal Büfeleri”ne alternatif olacak aykırı bir sistem yaratmaktı.
“Fast food”un simgesi tost ve hamburger deÄŸil, bizim ulusal yemeÄŸimiz sayılan “kuru fasulye” olmalıydı!
Müşterilere tek kullanımlık özel kâselerde halis kemik suyunda piÅŸirilmiÅŸ kuru fasulye ile tereyaÄŸlı pilav verilecek; arkasından da isteyene Osmanlı usulü mis gibi “zerde” ikram edilecekti. Tüm mönü bundan ibaretti!
Giderek geniÅŸleyeceÄŸini ümit ettiÄŸi bu mini restoranlar sayesinde tüm İstanbul gayet ucuza “saÄŸlıklı” bir lezzeti yeniden keÅŸfedecek; fasulyenin nimet olduÄŸuna bir kez daha tanık olacaktı!
Üstelik bana oldukça itici gelen ve mühendislik dürtüsüyle bulduÄŸu, “kuru fasulye + pilav” terkibinin kısaltılmış ÅŸekli “kurupil” saçmalığı da böylece müthiÅŸ bir marka olacaktı!
Ne yazık ki bu aykırı düşüncenin mimarı deÄŸerli dostum Yeni Zelanda’dan aldığı bir iÅŸ teklifiyle uzak diyarlara gitti de İstanbul kenti “epey gürültü yaratacak” bu aykırılıktan mahrum kaldı! Sonradan öğrendim ki bu fikrini orada hayata geçirmiÅŸ ve hemen arkasından Avustralya’da bir dönerci zinciri kurmuÅŸ!
Shakespeare dükkânı
Bir başka örnek ise şimdi ismini vermeyeceğim ünlü bir yazar-şair dostuma aittir.
Zamanında iyi bir eÄŸitimci olmasına raÄŸmen bohem alışkanlıkları nedeniyle para kazanmakta zorlanan dostum Türkiye’de edebiyata ve edebiyatçıya deÄŸer verilmediÄŸini söyler, sürekli yeni geçim yolları arardı. Şöyle kafasına uygun bir “kitapçı dükkânı” açsa tüm ideali gerçekleÅŸmiÅŸ olacaktı.
Herkesin yaptığı kitapçı ve kırtasiyecilik onu kesmiyordu. Öyle bir “kitapçı dükkânı” açmalıydı ki kendi edebi kiÅŸiliÄŸine uygun bir hadise olsun!
Beni bir fikir kıvılcımı için çok sıkıştırırdı. Bir İngiltere seyahatimin hemen ertesinde gördüklerimi kendisine naklettim.
O zamanlar pek acemisi olduÄŸum Londra’da ekselans tavırlı bir adamın oldukça ağırbaÅŸlı düzenlenmiÅŸ aristokrat dükkânında sadece William Shakespeare’le ilgili kitaplar gördüm.
Oysa hemen yanı başında bir baÅŸka dükkânda ise “Milton”, “Smollett”, “Hume”, “Byron”, “Dickens” gibi yazarların kitapları dizilmiÅŸti.
Sonradan öğrendim ki her iki yer de aynı kişiye ait.
HoÅŸ bir pazarlama taktiÄŸiyle Shakespeare’e bir ayrıcalık tanınmış ve koca bir maÄŸazanın tümü ona tahsis edilmiÅŸ.
Dönüşümde dostuma her iki maÄŸazanın müşteriyle dolu olduÄŸunu ama Shakespeare’le ilgili kitabevinin önünde yerli/yabancı insanların kuyruk oluÅŸturduÄŸunu söyledim.
Sevgili dostum bu fikri pek tuttu. Sonradan kendi kafasında geliştirdiği bir başka projeye bu aykırılığı uyarlayıp öğretmenlikten işadamlığına geçti. (Bu oldukça hoş hikâyeyi eğer iznini alabilirsem bir başka yazımda sizinle mutlaka paylaşacağım.)
Fırsatlar aykırılıktan beslenir
GiriÅŸimcilikle aykırılık arasında nedense sıkı bir baÄŸ vardır. GiriÅŸimcilik, patolojik olmayan “nevrotik” tarzda bir “aura”dan beslenir. EÄŸer bu “aura” kiÅŸide teÅŸekkül etmemiÅŸse giriÅŸimcilik kuru bir taklitten öteye gitmez.
Çoğu zaman sakat gibi görünen fikirler ya da uçuk görüşler bir anda hiç ümit edilmeyen ticari yöntemlere işte böyle dönüşür.
Aslında giriÅŸimcilik, aykırı düşünce sanatının uygulanmasından baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildir! Onun “sanat” olması ise görünen her ÅŸeyi kiÅŸisel yorumlarla özelleÅŸtirmekten ibarettir. Tıpkı edebiyat, resim ya da müzik gibi!
İşte kişiye özgü bu özelliğin bir fırsatla kesişip harekete geçmesi ise en sıra dışı yenilikleri yaratır. Her şey kuralların, geleneklerin ve tektipçiliğin yok edilmesine bağlıdır.